HÜZNÜN SÖZYİTİMLERİ
(herkese ve hiçkimseye...)
rhone'un derin sularına gözlerimi gömmüşken, kanımın bütün yataklarında tutsaklıklarımın süreği. dalgaları kamçı yemiş bir denize bürünen aklımın, iki dünya arasında dokuduğu mekiğin bıraktığı izlerle ve seyrelerek başlattığım bu serüveni sonsuz kılabilmek için, burada, güneşin dirimiyle kendini sürekli yenileyen gökle yer arasında, insanın anlamına doğru ...
lyon 1989
ruhları bedenlerinden güneşin denizden doğuşu gibi yavaşça çekilmeye başlarken, üniformalı ellerin kimliksiz gövdelerine dokunduklarını hissettiler. irkilecek güçleri yoktu, elleri yoktu, elleri elsizdi.
ve elleri guyana'ya sürgün gemileri yakılmış birer mahkumdular.
ne ülkeleri vardı, ne de toprakları.
anlam arayışlarına ayaklanan düşüncelerinin karşısında her sözcük, bedensiz giysileri ve ruhsuz bedenleri içinde barındırabilen bir dünyanın çığlıklarıydılar.
mutsuz bir dünyanın çığlıkları.
gelişigüzel dizilmiş kitapların arasından fışkırıp duran ruhların kılçıklarını dişlerine kürdan yapmakla marifetli üniformalara kanlarının bulaşmaması için gözlerini yok saydılar.
ve bu haritasız bedenleri yanmakta olan bir naylon gibi kıvrılıp dururken günlüklerin içine sığmayan işkencelerle kendilerine o rengi kimlik yapmışlardı.
saatlerin canı cehenneme gönderilmişti ve vakit teni kan geçiyordu. duvarlar mengeneydi ama auschwitz'i neden kabul etmişlerdi?
neden kabul etmişlerdi karmaşık patikalarda gözleri bağlı yürümeyi?
kargaşanın içinde, duvarlar daha da duvarlaşınca, törpülenmiş bir hüznün ebedi taşıyıcısı olarak yürümek...
ki yürümek, bir deneyimin öyküsü olunca, nesnelerin rengi coşkunluk kazanır.
-onlar bunu iyi biliyorlardı.
düşünceleri birer dinamitti ve umutlarıydı ateşleyen fitillerini.
umut veya umutsuzlukları
dünyanın dönüşümüne ve takvimlerin korkunçluğuna dair.
-kıyısındaydı özgürlüğün
aşk merdivenlerinin yapraklarının dizilişine benzer bir mükemmellikte, işte herşey yerliyerindeydi.
tepetaklak bir dünyanın kucağına bile
dışarıda hiçbirşey göründüğü gibi değil.
yaşamın bu görüp duyduklarımızla sınırlı olmadığını hisseden onlardı. ölümle vals yapan.
sonsuzluğun eteğini yüz çizgilerinde hisseden.
ve sirenlerden nefret eden onlardı.
-sen öldün mü hiç?
büyün yaşamım sisyphe'ten öte birşey olmadığı düşüncesiyle öldün mü hiç?
evet. bütün yaşayanlardan farklı olarak, uyanmasını beklediğin birilerinin yatağının başucunda.
terleyip sarkarak.
birileri için sürekli aynanın karşısında dikilen insanlar gibi, ne kadar başkaları olabilirsen o kadar mutlu olursun.
korkunç olursun.
ve mutlu.
mutlu olursun ve çağa ayak uydurduğun için seni vitrinlere yerleştirirler. oysa tanrının bile artık vitrinlerden kaldırılmakta olduğunu bilmezsin.
-senden sözcükler üretmeni isterler.
oysa tükenen yalnızca sen olursun.
elektromanyetik hışırtılar pirelenecek tenin yüzölçümünde.
artık soyunabilirsin. / çağdaşlığın düşselliği adına.
ve birazcık okuyor görünebilmek için harcadığın zamana karşı acı duymaksızın cesaretle.
-onların kanlarını emebilirsin.
ve hatta
werther'in * acılarına küfredebilirsin.
"-çünkü yaşamak
değneği esirgenen kör bir zamanın ayağını kaydırırken senin için yeni oyuncaklar tasarlıyor.
ve çünkü senin "yaşamak'ın" sözyitimlerini anlatmak istemiyor.
dionysos'u anlamak istemiyor.
seni.
bir süre sonra onlara dönüp, yani bizlere, anlaşılır şeyler söyleyecek, yığınları coşturacak ve köleler alkışlayacak onun sözcüklerini.
onların kanı kan olmaktan çıktığında mürekkebim pıhtılaşmaktan kurtuldu ve büsbütün seni doğurdu hayata her şafak gebe kalan kalemim.
birbirinde kaybolan iki civa parçacığıyız.
birbirinde.
ne sertliği eşyanın ve gülünesi bir ticaret.
bugün horlanan, işkence edilen olmanın mükafatıyla her nefes bir devrime dönüştüğünde, her bakış bir şaşkınlık, her edebiyat bir facia doğurduğunda karanlığa anlam verilebilir.
çünkü karanlığın biçimsizliği, uykusundan olanlar için, sahip olamadıkları ve asla olamayacaklarına inandıkları şeylere ruh verir.
tarihsel bir budalalık olmaktan kurtulur yokluk.
-barksız bir isyan türküsü olabiliriz. anadan doğma.
-sancılarımızı ekmekarası yapabiliriz.
ama çocukların iki yana açılmış kollarının gölgelediği toprak binlerce kez hüzne bulaşabilir.
buna rağmen yapabiliriz.
"ellerinin ruhunu ver bana.
sana çatlarcasına inanıyorum."
sana çatlarcasına inanıyorum.
artık o insanlar, cebince soğan tohumları taşıyan o yaşlı insanlar yaşamıyorlar.
umutların soğanlaşmadığı bu dünyada mermerden mezarlar varken, artık balinaların intiharlarını denizler de umursamıyorken, kuruyan nehir yataklarını köpekleşen sıvılar dolduruyorken oturup düşünmenin bir anlamı var mı?
ölmeli.
-ya da kulaklarını aç bütün çığlıklara.
MİRAS
Ruhumun askısına asılı miras
sırrını taşımadı kimselere
suretimin çiğ karşılığını ararken başka suretlerde
heceleyerek dillerin kuytusuna düşüyordum
oysa bir akşamüstü
olmayacak duaya amin demeye hazır dilimle
kırık ve terkedilmiş bir tekne gibi kapanacağım gelmişti
anayurdum saydığım kalbinin bütün levhalarına
Kamburu çıkınca dönüşü olmayan kararlarının
Kelimelerle avutulur sanırsın içindeki ihtiyar
ve yalnızlık korkusunun getirdiği alışkanlıklar
açık bırakılmış lambalar
kısık sesiyle dinlenen rastgele bir radyo kanalı
kulaklara emanet kapı zilleri,merdiven basamakları
yani sessizliğin ve karanlığın husumetini
sabahın esneyişini duyana kadar
korkuyla çoğalıyor kaçtıklarımız
birer birer
kaybolma duygusuyla.
Kalbim, çıktığın her kapının kolundaysa
elindeyse imkanı besleyen bir cümleyi yaratmak
bir cümle
bilmek acısının var kıldığı
sonsuz,çıplak,çöl zengini
yarısında bırakılmış bir mektubun ilk serzenişi
ah başka ne tutar beni ayakta
hangi vaatlerle temizlenir bu vakitten sonra
yüreğin kantaşıyla susturulmuş yarası
umudun suları hangi adrese çekilir şimdi?
Nedir ki hayata dair ortaya koyduğumuz
yaşayamadıklarımızın yanında
Kavisli uzun bir yol gibi uzayan sözlerimizde
ne uçkur ürkekliği
ne matem soyluluğu
ne bozulmuş bir yemin
herkes kendi haritasını yitirdikleriyle çizmiş
kazandıklarıyla anlamış kendi yokluğunu
kim tutar beni ayakta bunları bildikten sonra
sırlarıyla kendine kapanan aklınla şimdi
var git
sıkılmış bir yumruk yok artık karşında
Seyhan Kurt, şair, yazar, sosyolog.
Güney Fransa'da , Grenoble'de doğdu. École Les Marronniers, Jean Jaures Collège ve Mersin Dumlupınar Lisesi'nde okudu.
1992 ve 1993'te Mersin'de soyut tarzda ve yağlıboya tekniğiyle 2 kişisel resim sergisi açtı.
İzmir'de dramatik yazarlık dersleri aldı. Fransız Dili ve Edebiyatı,Antropoloji ve Sosyoloji öğrenimi gördü.İtalya ve Yunanistan'da araştırmalarda bulundu. Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Jean Baudrillard, Simülasyon Kuramı, Tüketim Toplumu ve Kültürü konulu çalışmasıyla mezun oldu.
Şiirleri ve yazıları; Varlık, Jurnal, Le Poète travaille, Tohum, Çalı ve Türk Dili gibi dergilerde yayımlandı.
Seyhan Kurt, International PEN-a World Association of Writers ve Antalya Sanatçılar Derneği üyesidir.